Komünist olma iddiasını taşıyan hiçbir hareket, İran’da süren savaşa kayıtsız kalamaz. Bunun iki temel nedeni var.

Birincisi, savaşla devrim aynı toprakta yeşerip filizlenir. Komünizm tarihinde tartışmasız bir biçimde sahiplenilen Paris Komünü de Ekim Devrimi de bir savaşın içinde patlak vermiştir. Karakteri ve akıbeti hakkında bir dizi tartışma sürse de, aynı durum Çin, Arnavutluk, Bulgaristan, Yugoslavya devrimleri için de geçerlidir. O halde komünistler savaşlara baktıkları zaman sadece bir yıkım ve vahşet görmezler; kendini giderek daha belirgin bir biçimde ortaya koyan devrim imkanına gözlerini dikerler. Bugün İran’daki savaş da komünistler açısından büyüttüğü devrim imkanı ve omuzlara yüklediği devrimci sorumluluklar nedeniyle her türlü siyasi değerlendirmenin ve tutumun merkezinde yer almalıdır.

İkinci sebep, bugün kendine komünist diyen güçlerin durumu ve temel açmazıyla ilgilidir. Kendini komünizmle ilişkilendirmiş güçler uzun bir süredir dağınıklık içinde. Bir yandan uluslararası bir merkezin olmayışı, bu eksiklik altında yürütülen siyasi mücadelede ilkesel olan sorunlarla taktiğe dair sorunlar arasındaki ayrımın silinmesine yol açtı. Her sorunu ilkesel bir ayrım noktası olarak görüp mutlaklaştıran dar grupçu bir parçalanma pratiği hakim oldu. Diğer yandan liberal-tasfiyeci rüzgarlar şiddetlendikçe komünist siyasetin birikimi ve varlık nedeni olan ilkeler önemsizleşmeye başladı. Böylelikle komünist hareket ile işçi hareketi içindeki diğer akımlar arasındaki ayrımlar belirginliğini yitirdi. En sonunda, kendini mutlaklaştırmış onlarca yapının varlık sürdüğü hareketimizde, komünist olanla olmayanı ayırt etmeyi imkansız kılan bir keşmekeş hakim oldu.

Bugünkü tablo ne olursa olsun, bu tabloda kendine komünist adını veren tüm akımlar için bir kesişim noktası, bir anlamda ortak bir miladı var: Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve bu savaş içinde komünizm ile sosyal demokrasi arasında yaşanan ayrışma. Bugün İran’daki savaş karşısında takınılacak tutum; ayrım çizgileri belirsizleşmiş, dar grup rekabetiyle parçalara bölünmüş güçlerin ilkelerini hatırlamasına, köklerine geri dönerek tarih sahnesine çıkmasına hizmet edebilir, etmelidir.

Yüz Küsur Yıllık Bir Ayrım

Komünizm ile sosyal demokrasi arasında yüz küsur yıl önce, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında netleşen ayrım, genel olarak savaş sorununa değil, özel olarak sınıf savaşına dairdi. Sosyal demokratlar savaşları sınıf mücadelesiyle olan bağlarından kopararak yüzeysel bir şekilde ele aldılar. Saldırı ve savunma savaşları, üretici güçleri geliştirenlerle gericilerin savaşları, demokratik ülkelere karşı baskıcı ülkelerin savaşları olarak tarif ettiler. Birinci Paylaşım Savaşı’ndaki tutumları bunun tipik bir örneğiydi. Böylelikle Rus Menşevikleri, savaşı Almanya’nın başlattığını, Rusya’nın Almanya’ya karşı kendini savunduğunu söyleyerek savaşta kendi devletlerinin yanında yer aldılar. Alman sosyal demokratları, otokratik Çarlık Rusya’sına karşı demokratik değerleri savunma adına Alman hükümetini desteklediler. Nihayetinde Alman, Fransız ve İngiliz sosyal demokratlarının önemli bir kısmı, kendi devletlerinin kapitalist üretici güçleri geliştirdiğini savunarak devletlerin sömürgelerdeki varlığına itiraz etmediler, emperyalizmin payandası oldular. Bu savaşta, şu ya da bu bahaneyle emperyalist burjuvazinin devletinin yanında yer alan sosyal demokratlar, aslında savaş boyunca sınıf mücadelesini tatil etmeyi, kendi burjuvalarıyla işbirliği yapmayı savundular.

Savaşın ilerleyen aşamalarında, savaşın emekçi saflarda yarattığı yıkım gizlenemez bir hal almaya başlayınca, sosyal demokratların geniş kesimleri bu sefer sınıf işbirlikçiliğini daha farklı bahanelerle temellendirmeye koyuldular. Bu sefer de savaşın yıkım ve vahşetine odaklanıp, savaşın kimler arasında bir savaş olduğu, kimin çıkarlarına hizmet ettiği gerçeklerine gözlerini kapayarak, genel geçer bir barış çağrısını yükseltmeye başladılar. Kısacası, “insanlığın ortak çıkarları” ya da “emekçi sınıfları korumak” adına, iktisadi çıkarları savaştan zarar gören ve hızlıca bir barış anlaşması imzalamayı savunan burjuvalarla ortak hareket etmeyi savundular. İşçilerin iktidarı alması için mücadele etmek yerine, sözümona barışsever burjuvalarına hükümet olması için destek vermeye başladılar. Yahut kendileri burjuvazi adına bu barış anlaşmalarını imzalamaya talip oldular. Böylelikle sosyal demokratlar burjuvazinin en parçalı ve zayıf olduğu dönemde, sınıf mücadelesini tatil ederek, işleri yoluna koyması için destek verdiler.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından da, özellikle Avrupa sosyal demokrasisinin savaş karşısındaki tutumu kaba çizgileriyle bu iki sınıf işbirlikçisi kutuptan birinden diğerine yalpalamak oldu. Sosyal demokratlar dünya devriminin önüne set olan bu tutumlarıyla Avrupa’da emperyalist istikrarı tahkim ettiler.

Tüm toplum tarihini sınıf savaşının tarihi olarak gören komünistler sınıf savaşının hiçbir koşul altında tatil edilemeyeceği, ertelenemeyeceği gerçeğinden yola çıktılar. O nedenle “genel olarak” savaştan söz etmediler, “genel olarak” savaşa dair bir tutum tarif etmeye de çalışmadılar. Savaşları sınıf savaşını merkeze alarak değerlendirdiler. Sömürenle sömürülen, ezen ile ezilen arasındaki savaşları sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görüp, bu savaşları haklı savaş olarak tanımladılar. Haklı savaşlarda, bu savaşın taraflarıyla saf tutup, bu mücadelenin önderliğini kazanmaya çalıştılar.

Söz konusu olan sömürücü sınıfların dünyayı paylaşmak için kendi aralarında girdiği savaşlar olunca da, komünistler bu savaşları haksız savaşlar olarak tanımladılar. Ancak haksız savaşlar karşısında “bu savaş bizim savaşımız değil” diyerek, köşelerine çekilmeyi, tarafsız kalmayı vaaz etmediler. Tam tersine bu türden bir tarafsızlık girişiminin eninde sonunda, savaşan gerici kamplardan birisinin peşine takılmak anlamına geleceğini öngördükleri için, sömürücüler savaşa tutuştuğunda genel barış çağrıları yapmayı değil; emekçilerin ve ezilenlerin haklı savaşını başlatmayı, haksız savaşları içsavaşa çevirmeyi, gerici barış girişimleri karşısında sınıf mücadelesini büyütmeyi önlerine koydular.

Ekim Devrimi bolşeviklerin haksız savaşların karşısında sınıf mücadelesini büyüten çizgileri sayesinde muzaffer oldu. Aynı dönemde patlak veren Alman Devrimi ise sosyal demokratların barışı sınıf mücadelesinin önüne koyan çizgisi nedeniyle bir karşı-devrimle sonuçlandı. Sonrasında yaşadığı tüm parçalanmalara karşın komünist ve sosyal demokrat akımların siyaset sahnesindeki yeri bu iki devrim karşısında konumladıkları yere göre belirlendi.

Savaşı Yanlış Okumanın Bedeli

O halde bugün İran’daki savaş söz konusu olduğunda ilk yapılması gereken bu savaşın karakterini belirlemektir. Söz konusu olan savaş sınıf mücadelesinin, ezilenlerin emperyalizme başkaldırısının ifadesi olan haklı bir savaş mı? Yoksa emekçilerin tepesine binmiş iki sömürücü ve zalim katmanın artı değer sömürüsünden payını arttırmak için giriştiği haksız bir savaş mıdır?

Görüntüyle gerçeği birbirine karıştırıp, bugünkü savaşı bir tarafında ABD-İsrail’in, kimilerinin popüler ifadesiyle “Epstein Koalisyonu”nun, diğer tarafında da İran’ın bulunduğu bir savaş olarak sunanlar az değildir. Aynı kesimler, bu savaşı bir tarafında emperyalist bir koalisyonun diğer tarafında ise ezilen bir halkın bulunduğunu ileri sürerek, bu savaşı emperyalist bir savaş olarak da tanımlamaktadır. Bu yaklaşımın siyasi sonucu elbette, açıktan İran devletini desteklediğini ifade etmeden, emperyalizme karşı “İran halkının yanında saf tuttuğunu” ilan etmektir.

İran’da süren savaşı, emperyalist bir koalisyon ile ezilen bir halk arasında bir savaş olarak görmek ve savaşan taraflardan birine destek sunmak sadece somut siyasi gelişmeleri doğru değerlendirmeyi engellemez, aynı zamanda devrimci dinamikleri ıskalayarak karşı-devrimci bir koalisyona yedeklenmek anlamına gelir. Devrimci güçlerin bugünkü güçsüzlüğü nedeniyle bu yedeklenmenin kayda değer bir politik sonucu olmasa da, bu yaklaşım komünistlerle sosyal demokratlar arasındaki ayrımları belirsizleştirerek hareketimizin içinde debelendiği keşmekeşi derinleştirecektir.

Görüntülerin ötesine geçemeyip, bugünkü savaşın ABD-İsrail ve İran arasında bir savaş olduğunu kabul ettiğimizde dahi bu savaşı bir haklı savaş olarak tanımlamak mümkün değildir. Haklı savaşlar, küçük devletlerin büyük devletlere karşı savaşı değildir. İki burjuva diktatörlüğününü boyuna, posuna, savaş gücüne göre kıyaslayıp bu savaşta kimin haklı olduğuna karar vermek sınıf mücadelesini temel alanların değil hak dağıtıcısı pozuna bürünen burjuva ideologlarının işi olabilir. Haklı savaş, doğrudan sınıf savaşı olan ya da proletaryanın ittifak kuracağı bir tarafın yer aldığı savaştır. Ezilenlerin, sömürülenlerin boyunduruktan kurtulma savaşıdır. Bir savaşın haklı bir savaş olabilmesi için, bu savaşın bir tarafında emekçilerin ya da ezilen ulusların bulunması gereklidir. Bugün yürüyen savaşta böyle bir taraf yoktur. Savaş iki burjuva diktatörlüğü arasında bir savaştır. Taraflardan yalnızca birinin emperyalist olması dahi bu gerçeği değiştirmez. Savaşan taraflar arasındaki güç orantısızlığı zayıf olan tarafı haklı ya da sınıf mücadelesinin müttefiki kılmaz.

İran İslam Cumhuriyeti’nin savaştaki rolünü perdeleyip savaşı Amerika ile İran halkı arasında bir savaş olarak sunmak ise marksizmi iki bakımdan tahrif etmek anlamına gelir. Birincisi bugün İran’da hüküm süren karşı-devrimci diktatörlüğü işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin bir aracı, kaldıracı olarak sunar. Emperyalizme karşı mücadelede sınıf mücadelesinin tatil edilebileceği, hakim sınıfın baskı aygıtı olan İran devletinden de faydalanılabileceği fikrini yayar. İran’da emperyalizme karşı İran devletini desteklemek gerektiğini savunanların Türkiye’de de şu ya da bu emperyalist devlete karşı Türk devletinin desteklenmesi gerektiğini savunması işten bile değildir. Nitekim bugün İran’da sözümona emperyalizme karşı İran devletini bir mevzi olarak görenler geçmişte de İngiliz emperyalizmine karşı Türkiye Cumhuriyeti’ni bir mevzi olarak görüp desteklemiş olsalar gerek.

İkincisi, İran devletine açıktan bir destek vermenin siyasi sorumluluğunu almak istemeyenler, savaşta İran devletinin rolünü perdeleyip İran halkını bir özne olarak öne çıkardıkça aslında bu mahcup tutumlarının kaçınılmaz bir bedeli olarak halkların emperyalizme karşı savaşmak için bir örgüte, partiye, devlete ihtiyaç duyduğunu, emperyalizme karşı savaşın ancak bu araçlarla verilebileceği gerçeğini hasır altı ederler. Sınıf savaşının örgütsüz, partisiz, devletsiz de verilebileceğine dair liberal yanılsamaları beslerler. İran devletine askeri yahut siyasi bir destek vermeyip İran halkının yanında olduklarını haykırdıkları oranda, ezilen halklara temenniler ve genel geçer savaş karşıtı sloganlarla destek verilebileceği fikrini yayarlar, örgütsüz ve devrimsiz “platonik” bir enternasyonalizmi savunarak proleter enternasyonalizmini fikrini pörsütürler.

İran’daki Savaşın Arkaplanı

Ancak daha da önemlisi bugünkü savaş emperyalist bir koalisyonla İran halkı arasında olmadığı gibi, tek başına ABD emperyalizmi ile İran İslam Cumhuriyeti arasında da değildir. Dünyanın emperyalistler arasındaki paylaşımının tamamlanmış olduğu, emperyalistlerin dünyayı yeniden yeniden paylaşmak için kah barışçıl kah militarist yoldan kavgaya tutuşacakları leninist emperyalizm teorisinin temelidir. Aynı teoriye göre emperyalizmin etki alanından çıkmanın biricik yolu proleter devrimi ve sovyet iktidarıdır. Leninist emperyalizm teorisinin ortaya çıkışının üzerinden yüz küsur yıl geçmişken, sovyet iktidarının yerinde yeller esiyorken, dünyanın emperyalistler tarafından yeniden paylaşımı hala gündemdeyken, tüm emperyalistlerden bağımsız, hatta emperyalizme karşı direnen bir İran devletinden söz etmek leninist emperyalizm kuramını her anlamda ters yüz etmek anlamına gelir.

Amerika Birleşik Devletleri, bugünün en güçlü emperyalist devleti olsa da, dünya üzerindeki tek emperyalist devlet, bir dünya imparatorluğu değildir. Üstelik Ortadoğu, sınırların çizilmesinde, hükümetlerin şekillenmesinde ABD emperyalizminin en az belirleyici, İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin kendi çaplarına göre en fazla ağırlık sahibi olduğu bölgedir. Tam da bu nedenle Ortadoğu’daki tüm devletler emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında tüm bu emperyalistlerin nüfuz alanlarına göre bölünmüş durumdadır. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının en sert gerçekleştiği coğrafyalardan biridir.

Tam da bu nedenle emperyalistler arasındaki güç dengelerinin belirsizleştiği, statükoların sarsıldığı 90’lardan itibaren dünya üzerindeki gerileyen gücünü yeniden tahkim etmek için harekete geçen Amerikan emperyalizminin saldırılarının merkezinde Ortadoğu’nun yer alması tesadüf değildir. Bu bakımdan bugünkü İran Savaşı’nın, en azından ABD açısından, bir evveliyatı vardır. Bu savaşı 36 yıl önceki Körfez Savaşı’ndan, ABD, İngiliz ve Fransız emperyalizmleri arasındaki paylaşım kavgasından bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Üstelik arada geçen 36 yıl içinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’nın, Çarlık Rusya’nın mirasını kollayan yeni bir emperyalist politikayla dünya siyasetine dönmesi, gerileyen Amerikan emperyalizminin karşısında Çin’de özerk bir finans-kapitalin oluşması ve tüm bu süre zarfında trilyonlarca dolarlık petrol gelirinden oluşan bir “petro-dolar” sermayesinin iyice palazlanması, Ortadoğu’da emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasını daha da şiddetli ve karmaşık hale getirmektedir.

Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olan İran’ın bu paylaşım kavgasından bağımsız ve tarafsız bir devlet olarak varlığını koruması, birbiriyle sürekli rekabet eden emperyalist bloklardan birine ya da ötekine yanaşmadan ayakta kalması elbette mümkün değildir.

İran Devrimi’nin ardından Amerika’nın kıskacını Almanya ve Fransa ile yaptığı ticaretle boşa çıkaran İran, sonrasında da Rusya ve Çin’in en önemli ticari ortağı haline gelerek ayakta kalmıştır. Bugün de İran’a yapılan operasyon, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi, Çin’in enerji kaynaklarına erişimini kısıtlama planından bağımsız düşünülemez.

Kavganın Gerçek Tarafları

Bugün emperyalistler arası paylaşım kavgasında kampların netleşmemiş olması İran’ı bu paylaşım kavgasında tarafsız ya da bağımsız bir ülke konumuna getirmez. İran; gerileyen ABD, elindeki mevzileri korumaya çalışan İngiltere, Fransa ve Almanya, nüfuz alanını genişletmeye çalışan Rusya ve tarafını netleştirmemiş Çin arasındaki paylaşım kavgasının tarafı değil zemini olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bugünkü savaşın taraflarından biri Amerika Birleşik Devletleri’dir. Zaman içinde müttefikleri, kavga yöntemleri değişmiş olsa da hedefi geride bıraktığımız 36 yılda şaşmaz bir biçimde aynıdır: Ortadoğu’da kurulu dengelerin ABD lehine değiştirilmesi, ve ABD yanlısı olmayan hükümetlerin işbirlikçi hükümetlerle değiştirilmesi. ABD ve müttefiklerinin karşısında ise bileşenleri zaman içinde değişen ama asıl olarak kurulu dengeleri korumayı, bu dengelerin içinde iktisadi avantajlar elde etmeyi uman ikinci bir kamp belirginleşmektedir. İran somutunda en belirleyici bileşeninin Çin ve Rusya olduğu, ama İngiltere ve Fransa’nın da meylettiği bu kamp, ABD saldırganlığının durdurulması için uğraşmaktadır.

O halde bugünkü savaş, önceki Körfez savaşlarıyla benzer bir muhteva taşımaktadır. İran’ı sömürgeleştirmek isteyen ABD ile sömürgeciliğe direnen İran halkı arasındaki bir savaş söz konusu değildir. Mevcut kurulu dengeleri değiştirmek isteyen emperyalistlerle, mevcut kurulu dengeleri korumak isteyen emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasıdır. Emperyalist ittifakların değişken ve kaypak olduğu bu savaştaki asıl değişiklik savaşın emperyalistler arası karakterine dair değildir. Bilakis, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden beri çok daha aktif bir güç olarak emperyalist paylaşım kavgasında yer alması, Çin mâli sermayesinin çok daha belirleyici bir güç olarak Ortadoğu’da yer alması emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasını daha da karmaşık bir hale getirmiştir.

Bugünkü savaşın emperyalistler arası paylaşım kavgasının parçası olarak görülmesini engelleyen, hem Amerika hem de rakipleri tarafından bu savaşın yürütülüş biçimidir.

Konu Ukrayna’da süren savaş olunca, söz konusu savaşın emperyalistler arası paylaşım kavgası olduğunu ayırt etmek nispeten daha kolaydır. Zira doğrudan Ukrayna’yı işgal eden, aynı zamanda Ukrayna’nın önemli bir kesimini ilhak etmeye kararlı bir Rusya vardır. Rusya’nın karşısında ise Ukrayna’yı silahlandıran ve finanse eden Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalizmi. Buna karşılık ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik nüfuz alanı oluştururken 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan 2002’deki Afganistan Savaşı’na, 2003’teki İkinci Körfez Savaşı’ndan 2011’deki Arap ayaklanmalarına, oradan Libya ve Suriye içsavaşlarına gelene kadar izlediği yöntemler değişmiştir.

Gerileyen Amerikan emperyalizmi bugün yirmi iki yıl önce yaptığını yapmaya, Irak’ı işgal ettiği gibi İran’ı işgal etmeye kalkışamamaktadır. Suriye ve Libya içsavaş deneyimlerinin ardından İran’da rejim değişikliğinin ve içsavaşın önünü açacak bir ayaklanma tasarlamayı da öncelikli strateji olarak benimsememektedir. Bu yeni aşamada, ABD Venezuela’dakine benzer bir şekilde, sermaye ve teknik yoğunluklu bir yol izlemeyi tercih ediyor. Askeri teknolojisine yaslanarak ama askerlerini kullanmadan kuşattığı ülkeleri, içeriden rejim değişikliğine zorlamayı umuyor.

Buna karşılık ABD’nin önünü kesmeye çalıştığı Rusya da Çin de ABD’yi askeri olarak mağlup etmek yerine, İran’ın direncini arttırmayı, savaşı uzatmayı ve başta İsrail ve Körfez emirlikleri olmak üzere bölgeye yayarak savaşı ABD açısından daha maliyetli ve içinden çıkılmaz hale getirmek istiyor. Bu bakımdan ABD stratejisi sonuç aldığı, İran’da iktidara Venezuela’dakine yahut Suriye’dekine benzer bir işbirlikçi hükümet geldiği durumda emperyalist dengeler ABD lehine değişmiş olacaktır. Tersinden, ABD operasyonları tüm maliyetine karşın İran’da bir rejim değişikliğiyle sonuçlanmadığında, Çin’in ve Rusya’nın ayakları Ortadoğu’da yere daha sağlam basacaktır. Çin ve Rusya’nın enerji ticaret koridorları üzerindeki denetimi pekişecektir. Bu savaşın galibinin Amerika ya da rakipleri olmasının ne İran halkına ne de bölgenin ezilen uluslarına en ufak bir faydası bile yoktur.

“Epstein Koalisyonu”

Söz konusu savaşın bir tarafında İran’ın tek başına yer almadığı, İran’da yürütülen savaşın asıl olarak Rusya ve Çin’i sıkıştırma amacı güttüğü ne kadar açıksa, savaşın beri yanında ABD ve İsrail’in, popüler adıyla “Epstein Koalisyonu”nun birbirine denk ortaklar olarak yer almadığı da aynı derecede açık olmalıdır. İsrail ve ABD birbirine denk birer koalisyon ortağı olarak görülebilecek devletler değildirler. ABD’nin bugünkü saldırgan politikalarının sorumlusu İsrail değildir. Tam aksine, bugün İsrail’de böylesine pervasız bir savaş hükümeti hala ayakta kalabiliyorsa bunun sebebi ABD’nin Ortadoğu’daki otuz beş yıllık statükoları değiştirmeyi hedefleyen politikalarıdır.

İsrail’in ABD’yi kendi peşinden savaşa sürüklediğini iddia etmek, dünyadaki siyasi gelişmelerin yönünü tayin edenin asıl olarak emperyalistler arasındaki paylaşım kavgası olduğu gerçeğini tersine çevirmek anlamına gelir. İsrail, komplocu bir siyonist lobinin marifetleri sayesinde ABD’yi Ortadoğu’da savaşa sürüklemiyor. Tam tersine ABD’nin başta İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ile girdiği rekabetin keskinleşmesi, zayıflayan ABD’nin statükoları bozan hamleleri peş peşe yapması, bölgesel savaşların önünü açıyor. Nitekim İngiltere ve ABD’nin Suriye’ye yaptığı müdahaleler olmasaydı, Beşar Esad bugün hala koltuğunda otursaydı, İsrail’in İran’a son iki senede olduğu gibi saldırması mümkün olmazdı. İsrail, Ukrayna ve Suriye’deki içsavaşları bitirmek için göreve geldiğini ilan eden Trump, geçen onbeş ay içinde Ukrayna Savaşı’nı bitirememiş, görünürde İsrail ile Hamas arasındaki savaşı bitirirken İsrail’in ve İran’ın arasında çok daha kanlı bir savaşın yolunu döşemiştir. Suriye’deki içsavaş ise şimdilik güç bela önlenmiş, anayasa yapım sürecinin saatli bombası tıklarken, ateşkes de pamuk ipliğiyle bağlanmıştır.

Söz konusu savaş politikaları da İsrail’in ABD karşısındaki bağımsızlığını ve pazarlık gücünü arttırmak şöyle dursun, onu ABD’ye daha da bağımlı kılmaktadır. Aksa Tufanı öncesinde İsrail sadece Türkiye ile değil bölgedeki neredeyse tüm devletlerle ilişkisini düzeltmiş bir konumdayken, bugün bir savaş-ilhak sarmalına hapsolmuş ve varlığını korumak için ABD desteğine mecbur kalmış durumdadır.

İran Masasında Yeri Olmayan TC

İçinden geçtiğimiz dönemde, Türkiye’nin pozisyonunun da üzerinde özellikle durmak gerekir. Zira İran’daki savaş, Türkiye’nin bağımsız bir emperyalist güç olmadığı gibi, Amerika’nın doğrudan güdümünde bir ülke olmadığını da bir kez daha gösterdi.

Türkiye’nin emperyalist/emperyalistleşen bir güç olarak hareket ettiğini iddia edenlerin aksine Türk devleti İran krizinin başladığı ve savaşa dönüştüğü dönem boyunca, bölgede askeri-siyasi varlığını arttırmaya yönelik bir hamlede bulunmadı. İran’ın zor durumda olmasından faydalanmaya çalışarak Suriye’dekine benzer şekilde de hareket etmedi. Bilakis bu süreç boyunca sürekli olarak barış ve itidal çağrısında bulundu. Statükoyu değiştirmek isteyen ABD’nin yanında yer almaktan çok, statükoyu korumak isteyen güçlerin yanında yer aldı. Başka bir deyişle emperyalistler arasındaki kurulu dengeleri kendi lehine değiştirmek için planlar ve hamleler yapan bir devlet olmaktan çok, paylaşım savaşı içinde kırılgan dengelere bağlı olarak kurulmuş bir devlet gibi hareket etti.

Bu durumun iki nedeni var. Birincisi; Türkiye bir NATO üyesi olmasına rağmen, hiçbir zaman Amerikan emperyalizminin doğrudan kendi nüfuzu altına aldığı bir devlet olmadı. Kuruluşundan itibaren özellikle Fransız emperyalizminin şekillendirdiği, ABD emperyalizminin ise ancak 1980’lerden sonra mevzi kazandığı bir devlet oldu. Son on senedir de, esas olarak ABD’nin temsil ettiği kampa bağlı olsa da, özellikle Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin arasında yalpalamaktadır. Başka bir deyişle, farklı emperyalistlerin paylaşım kavgasının zemini olan Türkiye, tam da bu kavga nedeniyle İran Savaşı’nda da, tıpkı Aksa Tufanı sonrasındaki savaşta olduğu gibi net bir tutum takınamamaktadır.

İkinci sebep; Türkiye’nin içinde debelendiği rejim krizi, devlet aklının çökmüş olması, boşlukta duran Erdoğan hükümetinin bir yandan 2015’ten beri siyaseten MHP’ye teslim olması ama aynı zamanda ayakta kalabilmek için MHP’den kurtulmaya ve ABD’yle barışmaya çalışmasıdır. MHP ise Erdoğan’ın kendisine bağımlılığını korumak için ABD ile girilen her türlü normalleşme çabasını dinamitlemekte, Erdoğan’ı dış politikada ABD’nin tam tersi bir hatta konumlanmaya zorlamaktadır. Hakan Fidan “İran’ın da hataları var” açıklamaları yaparken, Devlet Bahçeli’nin açıktan İran’la saf tutan açıklamalar yapması da, Türk devletinin sadece emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının zemini olduğu için değil, aynı zamanda rejim krizi içinde, boşlukta duran bir hükümetin iki ortağının arasındaki çekişmeleri nedeniyle de yalpaladığını anlatır.

İran Savaşı’nda Türkiye

Türkiye doğrudan ABD emperyalizminin güdümünde bir NATO üyesi olsaydı, ABD emperyalizminin hedefi, Türkiye’yi koçbaşı yaparak İran’ı fethetmek ve sömürgeleştirmek olsaydı; İran’daki savaşı ABD ve İran halkı arasında bir savaş olarak tanımlayıp, asıl siyasi görevi de Amerikan saldırganlığına ve Türkiye’nin işbirlikçiliğine karşı çıkmak olarak tarif etmenin sınıf mücadelesine doğrudan bir zararı olmazdı.

Bununla birlikte, Türkiye’nin emperyalist kamplar arasında yarıldığı, aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın kendi içinde zorlu bir çatışmaya tutuştuğu, üstelik Amerika’nın rakiplerinin dümen suyunda, kurulu dengeleri savunan statükocu-barışçı kampın devlet politikalarında daha belirleyici olduğu koşullarda, bu tür bir siyaset aslında burjuvazinin hakim kanadıyla aynı çizgide yer almak, ona destek vererek sınıf mücadelesini tatil etmek anlamına gelecektir.

Türkiye’de sınıf mücadelesini yükseltmeyi, iktidarı istemeyi önüne koymayan bir NATO ve Amerikan karşıtlığı, hakim sınıfın bir kampına karşı diğerinin yanında saf tutmaktan, Amerikan emperyalizmine karşı onun rakiplerine yedeklenmekten başka bir sonuç üretmez. Devrimci dinamiklerin büyümesinin değil önünün kesilmesinin, sınıf işbirlikçiliğinin güç kazanmasının yolunu döşer.

İdeolojik Değil Politik Bir Ayrışma

Türkiye burjuvazisi tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıya, tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Paylaşım kavgasındaki ülke zemininde tüm şiddetiyle sürerken, hükümetin bileşenleri de kendi içinde bir arada duramıyor. Tüm gelişmeler, dört parçaya bölünmüş bir ulusu, üniter Türk ulus devletinin de altını oyarak, Kürtleri tarih sahnesine çağırıyor. Dışarıda savaş tamtamları çalınır, içeride de hükümetin bileşenleri Kürtlerin elini güçlendirecek adımlar atmaya mecbur kalırken; emperyalist statükoları savunmak, yahut İran’daki savaş gündeminde kayıtsızlığın garanti ettiği azralığa sığınmak, siyaseten felç olmayı kabullenmek anlamına gelir. Bu da elbette bolşeviklerin izlediği yolun tam tersini izlemek olur. Sonuçları ise sadece devrimci fırsatları ıskalamakla sınırlı kalmaz, karşı devrimin yükselmesine yol vermeye varır. Aynı zamanda, komünist hareketle sosyal demokrasi arasındaki farkları daha da bulanıklaştırarak, saflarımızdaki mevcut keşmekeşi arttırır.

Yüz on yıl önce, Birinci Paylaşım Savaşı sırasında sosyal-demokratların savaş karşısındaki tutumlarındaki farklılıklar, işçi hareketi içinde büyük ve tarihsel bir yarılmaya yol açmıştı. Bugün İran’daki savaşa dair Türkiye’deki yahut dünyanın başka bir yerindeki görüş ayrılıkları ise işçi hareketi içinde herhangi bir ayrışmaya yol açmıyor. Ukrayna’da olduğu gibi, İran’daki savaşta da farklı tutumlar takınan akımlar birbirleriyle olan taban tabana zıt siyasi pozisyonlarına karşın eylem birlikleri kuruyorlar, sınıf mücadelesinin bir dizi alanında ortaklaşa hareket ediyorlar.

Bu durum emperyalistler arası paylaşım kavgasının sol içerisindeki ayrıştırıcı işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Ama Türkiye’deki devrimci hareketlerin emekçiler içinde bir güç olma vasfını yitirdiği, bu bakımdan da savaşa dair görüş ayrılıklarının işçi hareketi içinde bir ayrışmayla sonuçlanmadığı da ortada. Daha da önemlisi, ortada siyasal ve örgütsel bir gücün olmadığı koşullarda, sol içindeki bu ayrılıklar, politik ayrılıklardan ziyade, lafta ifade bulan ve pratikte bir karşılığı olmayan ideolojik ayrılıklara dönüşüyor.

Eğer savaşa karşı tutum, işçi hareketi içinde tıpkı yüz küsur yıl öncesinde olduğu gibi bir ayrışmayla sonuçlanacaksa, yaklaşımlardaki farklılıkların ideolojik olmaktan çıkıp politik bir karakter kazanması gerekir. Örgütsel ve eylemli bir karşılığı olmayan görüşlerin, ideolojik mücadelenin sınırlarını aşıp politik bir karakter kazanmaları mümkün değildir. Uluslararası bir merkez olmaksızın ezilen uluslarla ve halklarla devrimci ve anti-emperyalist bir temelde dayanışmak da mümkün değildir. Üzerinde mücadele ettiğimiz topraklarda, devrimci bir odağı yaratmaksızın sınıf mücadelesini yükseltmekten söz etmekse ancak bir temenni olabilir.

Bu nedenle bu topraklarda yüz küsur yıl öncekine benzer bir ayrışma yaratmak için, emperyalizm hakkındaki ideolojik polemikleri derinleştirmekten daha önemli görevler önümüzde durmaktadır. Emperyalizme karşı mücadelenin sınıf mücadelesini ve ezilen ulusların kurtuluş mücadelesini yükseltmekten geçtiğini bilen güçler, bu temelde devrimci bir odağı yaratmak için harekete geçmelidir. Emperyalistler arası paylaşım kavgasının somut tahlilini yapan marksist bir analiz ancak bu mücadelenin parçası haline geldiğinde yüz on yıl öncesindekine benzer bir işlev üstlenip bayrağına “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halkları Birleşin” yazan bir uluslararası komünist partinin yaratılmasının yolunu açabilir.

https://kozgazetesi7.org/kozun-sozu-savastan-devrime-giden-yolu-acmak-icin/